PAZARLILAR BİRLİĞİ’NDE SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ KİTABINA İMZA GÜNÜ

PAZARLILAR BİRLİĞİ’NDE SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ KİTABINA İMZA GÜNÜ RİZE PAZARLI Dr. M. TANER GÖREN’DEN ÇOK GÜZEL BİR DENEYİM PAYLAŞIMI Hafta sonu muhteşem bir deneyim paylaşımına tanıklık ettik. Rize Pazar’dan yola çıkıp İstanbul Tabip Odası Başkanlığına uzanan başarı ve deneyim dolu bir insanın mücadelesini kendisinden dinledik. İstanbul Pazarlılar Birliği, Sol Parti PM üyesi Alper Taş’ın organizasyonunla Dr. M…

PAZARLILAR BİRLİĞİ’NDE SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ KİTABINA İMZA GÜNÜ
Tarih : Okunma : 15 Defa Okundu... Yorum Yap

PAZARLILAR BİRLİĞİ’NDE SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ KİTABINA İMZA GÜNÜ

RİZE PAZARLI Dr. M. TANER GÖREN’DEN ÇOK GÜZEL BİR DENEYİM PAYLAŞIMI

Hafta sonu muhteşem bir deneyim paylaşımına tanıklık ettik. Rize Pazar’dan yola çıkıp İstanbul Tabip Odası Başkanlığına uzanan başarı ve deneyim dolu bir insanın mücadelesini kendisinden dinledik. İstanbul Pazarlılar Birliği, Sol Parti PM üyesi Alper Taş’ın organizasyonunla Dr. M. Taner Gören’in Ayrıntı yayınlarından çıkan Sağlığın Ölümü isimli kitabının imza gününe ev sahipliği etti.

SAĞLIĞIN ÖLÜMÜ

Sağlığın Ölümü isimli kitap, makine mühendisi olacakken tesadüfen doktor olmuş, doktorluğu çok sevmiş, hekimliği severek uygulamış, bildiklerini öğrencilerine severek öğretmeye çalışmış bir hekimin feryadını yansıtıyor.  Hekimin muayene için gelen hastası ile yaptığı konuşmaya tıp dilinde “anamnez alma” ve ardından iznini alarak hastayı muayene etmeye başlaması işlemine de “fizik muayene” adı verilir.Son yıllarda sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve hastanın bir müşteri gibi görülmesinin ardından hastalıkların tanımlanmasında bu iki önemli yöntemin yerine ileri teknolojilerin ürünü ve oldukça pahalı laboratuvar tetkiklerinin konulması hekimlerin tanı koymakta zorlanmasına, hastalarla sürekli karşı karşıya gelmesine sebep olmaktadır. Sanıldığının aksine, bilgisayar teknolojisine dayalı hiçbir ileri teşhis yöntemi anamnez ve fizik muayenenin yerini alabilmiş değildir.

Dr. M. Taner Gören hastalarına zaman ayırmanın, anamnez almak ve yeterli fizik muayene yapmanın hekimler açısından bir etik gereklilik olduğunu düşünmektedir. Kitapta yer alan anılar ve gerçek hayat hikâyeleri sağlık sisteminin geldiği yerin sorgulanması ve hastaların müşteri olarak görülmesinin irdelenmesidir.

YAŞANMIŞ HASTA HİKÂYELERİ

Dr. M. Taner Gören eserinin hemen girişinde kitap yazma amacını şöyle alatıyor: Bir kitap yazmam gerektiği konusunda şüphem yoktu. Ancak, nasıl bir kitap olmalıydı? Bu konuda epey kafa yordum. Hekimlik uygulamaları içerisinde en çok hasta ile konuşarak ve onu muayene ederek teşhis koymayı sevdim. Bu yüzden yazacağım kitap anamnez ve fizik muayenenin yok olmakta oluşu hakkında farkındalık yaratacak bir kitap olmalıydı. Bu benim hekimliğe karşı, beni yetiştiren hocalarıma karşı bir vefa borcumdu. Böylece işe koyuldum. Bu zamana kadar, teşhisleri ağırlıklı olarak anamnez ve fizik muayene ile koyulmuş çok sayıda hasta hikâyesi biriktirmiştim. Bunlar arasından en ilgi çekici olan otuz iki tanesini seçtim. Bunları, kişi, yer ve zaman belirtmeden hikâyeleştirdim. Okurların bu hasta hikâyelerini yaşayan ve yazan hekimi biraz tanımalarını istedim. İkinci bölüm hasta hikâyelerinden oluşuyor. Hepsi bire bir yaşanmış gerçek hasta hikâyeleridir. Hikâyelerde kullandığım tıbbi terimlerin herkesin anlayacağı şekilde açıklamalarını da yaptım. Kitabın hekimler kadar hekim olmayan her kesimden okur için de anlaşılır olmasını istedim. “Can çekişen Tıbbın anamnezi” başlı altında günümüzde büyük sorunlar yaşayan, adeta can çekişen Tıbbı hasta bir insan gibi karşıma alıp bu kez onun anamnezini aldım. Sırf para için sermaye sahiplerinin nasıl bir birikimi yok etmeye çalıştıklarını gözler önüne sermek istedim.

MEMLEKET HATIRALARI

Dr. M. Taner Gören eserinden memleket hatıraları: “Xeyriye kazyaği! Xeyriye kazyaği! (Hayriye, gazyağı! Hayriye, gazyağı!) Orakla ineklere ot biçerken eli kesilen yengemin kanayan yarasını görünce teyzeme böyle seslenmişim. Muhtemelen dört beş yaşlarındaydım, hatırlamıyorum. Bizim oralarda birinin eli kesilse tedavi için yaraya gazyağı dökülürdü. O zamanlar evlerde en önemli yaşamsal maddelerden biri gazyağıydı. Aydınlatma gazyağı lambalarıyla yapılırdı. Ocaktaki ateşi, fitilli ya da pompalı gaz ocaklarını yakmak için gazyağı kullanılırdı. Tıp Fakültesine girdikten sonra yengem bana bu olayı anlatıp, “Senin doktor olacağın o zamandan belliydi” diyerek şakalaşırdı. Fakülteyi bitirmemden bu yana kırk beş yıl geçmiş. Hekimliği çok sevdim. Hem klinik uygulama alanında hem de akademisyen olarak tıp eğitimi alanında severek çalıştım. Şimdi emekliyim ama heyecanımı yitirmeden mesleğimi uygulamaya devam ediyorum.

ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM

ÇOCUKLUĞUMUN ARDEŞEN’İ

 

Rize’nin Ardeşen ilçesinde 1958 yılında başlayan ve Tıp Fakültesine uzanan eğitim sürecimi düşünüyorum hafızamı zorlayarak. En eski şeyleri hatırlamaya çalışıyorum. Babamın, aynı zamanda okul arkadaşı olan ilkokul öğretmenime beni teslim ederken, “Eti senin kemiği benim” deyişini çok iyi hatırlıyorum. Ardeşen Merkez İlkokulu deniz kıyısında, güzel bir okuldu. Tüm gün eğitim vardı. Öğlenleri, sonradan Amerikan yardımı olduğunu öğrendiğim, süttozundan yapılma sıcak süt verirlerdi. Pek hoşlanmazdık. Ayrıca diş fırçalama alışkanlığı kazanmamız için diş fırçası ve diş macunu verilirdi. Macunun nane tadı o kadar güzeldi ki tadı hâlâ hafızamda duruyor. Okulda Lazca konuşulmazdı. Konuşursak kızarlardı. Nedenini anlayamazdım. Oysa benim anadilim Lazcaydı. Okuldan eve geldiğimde annemle Lazca konuşurdum: “Nana! Ma aci viyi, cari momçi” (Anne acıktım, bana yemek ver). Babam adliyede memurdu, başkâtiplik ve noterlik görevi vardı. Sevilen bir insandı. Envai çeşit ağacın yayıldığı, baharda aralarından rengârenk çiçeklerin, papatyaların fışkırdığı, yemyeşil çimenlerle kaplı alabildiğine uzanan düzlüklerden geçen okul yolu… Akşam okul çıkışı siyah ilkokul önlüğümle kolalı beyaz yakalığımın bir ucunu çözüp önüme sarkıtmış vaziyette o yoldan neşe içinde eve doğru koşuşum Ardeşen’deki ilkokul yıllarıma ait hafızamdan silinmeyen görüntülerdir.

 

KAYBOLAN GÜZELLİKLER

Babamın çalıştığı Hükümet Konağı, ilçenin ortasından geçen Ardeşen Deresi’nin kenarında bulunuyordu. Çevre kirliliği diye bir sorunun hayatımızda bulunmadığı yıllardı. Suyu billur gibi temiz akan derede sazan balığı sürüleri yüzer ve ben hep onları yakalamak isterdim. Mutlaka misina ve kancam olurdu. Köprüden sarkıttığım misinayla balık yakalarken vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım. Ardeşendeki son oturduğumuz ev, bir set ile ayrılmış, o yöreye özgü, Lazca adı “sapu” olan, halı benzeri bir otla kaplı, inanılmaz güzellikte iki düzlükten yukarı yerleşimli kısımda kurulu müstakil bir evdi. Bizim evin kurulu olduğu düzlüğün adı cennet, aşağı yerleşimli olanın adı nedense cehennemdi. O düzlüklerde okul çıkışında veya tatil günlerinde naylondan yapılma topla futbol oynamak büyük keyifti. Kaçkarlardan kopup inanılmaz güzellikteki vadiyi aşarak gelen ve eski adı “Peruma” olan muhteşem Fırtına Deresi denize dökülüyordu. Bu arazide, tam bizim evin karşısında Ardeşen Kereste Fabrikası kuruluydu. Kereste fabrikasından gelen taze doğranmış kereste kokusu hâlâ burnumda durur. Şimdi bu arazi çok çirkin bir şehirleşme sonucunda yok edilmiş durumdadır. İlkokul ikinci sınıfın sonlarında ’60 İhtilali olmuştu. Sokağa çıkma yasağını hayal meyal hatırlıyorum. Evimize ilk radyo da o zamanlar alınmıştı. Radyoyu ilk kez misafirliğe gittiğimiz bir evde görmüştüm. Dokuz on yaşlarındaydım. İlkokul üç bitmiş, dörde geçmiştim. Babam, Ardeşen’den doğduğum ilçe olan Pazara tayin edilmişti. Artık Pazarda yaşamaya başlamıştık. Ardeşen’de hep kirada oturmuştuk. Şimdi kendi evimizdeydik. Pazar oldukça eski tarihe sahip bir ilçe. Pazar’ın, Osmanlı tahrir defterlerinde 1486 yılında Trabzon Sancağına bağlı Atina kazası olarak kayıtlı olduğu görülür. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1928 yılında Atina ismi değiştirilerek Pazar adı verilmiş. Sanırım yörede en büyük pazar orada kurulduğu için bu isim verilmiş. Pazar’ın bulunduğu bölge antik çağda Kolhis (Colchis) olarak biliniyor.

UNUTAMADIĞIM CAMİİ HOCASI

İlkokulu bitirdiğim yaz ailem beni Kuran öğrenmem için mahallemizin camiine gönderdi. Bizim oralarda yaz tatillerinde yaşı uygun çocukların aileleri tarafından mahalle camiine Kuran öğrenmeye gönderilmesi hâlâ devam eden bir gelenektir. Mahallemizden yaşıtım olan kızlı erkekli sekiz on arkadaşımla birlikte camiye gitmeye devam ettik. Cami hocası oldukça yaşlıydı. Adını bilmezdik, herkes tarafından “Kortu Hoca” olarak bilinirdi. Adının Abdurrahman Kurt olduğunu yıllar sonra öğrendim. Araba yolu olmayan yüksek köylerden birindendi. Camide kalırdı. Ancak bayramlarda köyüne giderdi. Mahalle sakinleri hocaya her akşam nöbetleşe yemek yapıp götürürlerdi. Annem, hocanın yemeğine çok özenirdi. Lazcası “minci” olan çökelekten yaptığı mıhlama özellikle çok güzel olurdu. Hocanın İstanbul’da medresede eğitim gördüğü söylenirdi. İlginç bir hocaydı. Hacca gitmeye karşıydı. “Biz fakir bir memleketiz, Hac için harcayacağınız parayla okul, çeşme yaptırın, Hacca gitmiş kadar sevap kazanırsınız” derdi. Bir gün bir kadın, “Hoca Efendi, radyo dinlemek günah mıdır?” diye sormuş. O da “Gıybet yapacağına radyo dinle daha iyi” diye cevap vermiş.

 

Hoca bir gün Kuran-ı Kerim’in ilk sayfasını açarak bana uzattı ve “Oku bakayım” dedi. Tekleye tekleye ama doğru okumuştum. “Tamam” deyip beni durdurdu. Sonra şöyle devam etti: “Sen artık okuyabiliyorsun. Bu kadarını bilmen yeter. Artık gelmene gerek yok. Sen fen okumalısın.” Okuduğum Kur’an’ı da bana hediye etti. Çok etkilenmiştim. Hocanın sözleri hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Tüm eğitimim boyunca, lisede, Tıp Fakültesinde etkilendiğim birçok öğretmenim, çok değerli hocalarım oldu. Ancak bana, “Seni en çok etkileyen hocan kimdir?” diye sorduklarında, “Bir cami hocasıdır” diye cevap veriyorum ve insanlar çok şaşırıyorlar. Meslek hayatıma başladıktan sonra, artık yolu yapılmış olan köyüne gidip hocanın evini buldum, yakınlarıyla tanıştım. Hoca uzun süre önce vefat etmişti. Onlara bu hikâyeyi anlattım. Onlar da çok duygulandılar. Sonra Kortu Hocanın mezarını ziyaret ettim ve başında Elham suresini okudum. Bana hediye ettiği Kuran hâlâ duruyor. Ben de onu, hikâyesiyle birlikte oğluma hediye ettim.

 

Bu güzel deneyim paylaşımı için Dr. M. Taner Gören’e, etkinliği organize eden Sol Parti PM üyesi Alper Taş’a, etkinliğe ev sahipliği yapan Pazarlılar Birliği Başkanı Mustafa Adem Atar ve yönetim kuruluna teşekkür ederiz.

DR. M. TANER GÖREN KİMDİR?

1952 yılında Rize’nin Pazar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Pazar’da, liseyi İstanbul Vefa Erkek Lisesinde okudu. 1969 yılında İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesine girdi ve 1975 yılında mezun oldu. Askerlik sonrası 1977-1979 yılları arasında SSK Eyüp Hastanesi Meslek Hastalıkları Kliniğinde çalıştı. 1979 yılında İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kürsüsünde iç hastalıkları asistanı oldu ve 1983 yılında iç hastalıkları uzmanı unvanını aldı. 1983-1986 yılları arasında SSK Giresun Hastanesinde mecburi hizmetini yaptı. 1986-1988 yılları arasında On Dokuz Mayıs Ü. Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kürsüsünde yardımcı doçent olarak çalıştı. 1988 yılında İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında kardiyoloji yan dal ihtisasına başladı. 1991 yılında iç hastalıkları doçenti, 1995 yılında kardiyoloji uzmanı unvanlarını aldı. 1998 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında profesörlük kadrosuna atandı. 1977 yılından beri İstanbul Tabip Odası aktivisti olan Dr. Gören, 1992-1994 ve 1996-1998 yılları arasında İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu üyesi, 2010-2012 ve 2012-2014 yılları arasında iki dönem İstanbul Tabip Odası başkanı olarak görev yaptı. 2016-2018 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi olarak görev yaptı. 2018 yılından bu yana Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. 2018 yılında İstanbul Tıp Fakültesi kardiyoloji Anabilim Dalı’ndan emekli olan Dr. Gören özel bir tıp merkezinde yarı zamanlı olarak mesleğini sürdürmektedir.

Fatih Sultan KAR / İST.

İlk yorumu siz yazın